Erdoğan BM kürsüsünden dünyaya çağrı yaptı: KKTC’yi tanıyın
22.09.2026 - Salı 20:00
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu’nda uluslararası topluma bir kez daha Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıma çağrısı yaptı.
BM Genel Kurulu’na hitap eden Erdoğan, Doğu Akdeniz’deki meselelerin iyi komşuluk ilişkileri temelinde ve uluslararası hukuka uygun şekilde çözülmesini arzu ettiklerini belirterek, Türkiye’nin daha önce gündeme getirdiği Doğu Akdeniz Konferansı önerisinin ortak bir zemin oluşturulmasına katkı sağlayacağını söyledi.
Kıbrıs konusuna ilişkin mesajlar veren Erdoğan, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ile eşit uluslararası statüsünün tescil edilmesi gerektiğini vurguladı.
“GAYRİ İNSANİ İZOLASYON ARTIK SON BULMALIDIR”
Erdoğan, “Birleşmiş Milletler Genel kurullarında yaptığım çağrıyı bugün bir kez daha tekrarlıyorum. Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü tescil edilmeli, maruz bırakıldığı gayri insani izolasyon artık son bulmalıdır.” dedi.
Uluslararası topluma doğrudan çağrıda bulunan Erdoğan, “Uluslararası toplumu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımaya ve bu devletle siyasi, diplomatik ve ekonomik ilişkiler tesis etmeye davet ediyoruz.” ifadelerini kullandı.
Erdoğan’ın KKTC’nin tanınmasına yönelik çağrısının ardından BM Genel Kurulu salonunda alkışlar yükseldi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasının tam metni:
Sayın Başkan,
Değerli Devlet ve Hükümet Başkanları,
Sayın Genel Sekreter,
Kıymetli Delegeler,
Sizleri, şahsım ve milletim adına en kalbi duygularımla selamlıyor, bu kürsüden sizlere bir kere daha hitap etmekten büyük memnuniyet duyuyorum.
Birleşmiş Milletler 81’inci Genel Kurulu’nun, başta mazlumlar olmak üzere, tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını Rabbim’den niyaz ediyorum.
Genel Kurul Başkanlığını tamamlayan Sayın BAERBOK’a teşekkür ediyor; Başkanlığı devralan Sayın RAHMAN’a da başarılar diliyorum.
10 yıla yakın süredir Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği görevini tarafsızlıkla, hepsinden önemlisi cesaretle yürüten Kıymetli Dostum Sayın GUTEREŞ’e çabalarından dolayı tebriklerimizi, teşekkürlerimi iletiyorum.
Öncelikle bir üzüntümü ifade etmek isterim:
Üye ülkelerin kahir ekseriyetinin resmen tanıdığı Filistin Devleti’nin Değerli Başkanı Sayın MAHMUD ABBAS üst üste iki yıldır bu salonda yer alamıyor.
Filistinli kardeşlerimize yönelik bu haksızlık, vicdanları yaralamaktadır.
Bilinmesini isterim ki, Sayın ABBAS bizzat burada bulunamasa da, bizler, tıpkı geçen yıl olduğu gibi, özgür ve egemen Filistin Devleti’nin sesi olacak, Filistin halkının mücadelesini bu kürsüden dünyaya duyurmaya devam edeceğiz.
Bu vesileyle, bugün bir kez daha Filistin Devleti’ni henüz tanımamış tüm ülkeleri bu kararlarını gözden geçirmeye davet ediyorum.
Sayın Başkan, Değerli Üyeler…
26 Haziran 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler Antlaşması imzalanırken, üye ülkeler, büyük bir umutla şunları deklare etmişlerdi:
“BİZ BİRLEŞMİŞ MİLLETLER HALKLARI:
BİR İNSAN ÖMRÜ İÇİNDE İKİ KEZ İNSANLIĞA TARİF OLUNMAZ ACILAR GETİREN SAVAŞ FELAKETİNDEN GELECEK KUŞAKLARI KORUMAYA…
TEMEL İNSAN HAKLARINA, İNSAN KİŞİLİĞİNİN ONUR VE DEĞERİNE, ADALETİN KORUNMASI VE ANTLAŞMADAN DOĞAN YÜKÜMLÜLÜKLERE SAYGI GÖSTERİLMESİ İÇİN GEREKLİ KOŞULLARI OLUŞTURMAYA…
İYİ KOMŞULUK ANLAYIŞI İÇİNDE BİRBİRİMİZLE BARIŞIK YAŞAMAYA…
ULUSLARARASI BARIŞ VE GÜVENLİĞİ KORUMAK İÇİN GÜÇLERİMİZİ BİRLEŞTİRMEYE KARAR VERDİK.” demişlerdi.
Anlaşmanın üzerinden 81 yılı aşkın bir süre geçti; ama insanlık halen o günkü güçlü iradenin hayat bulacağı günleri hasretle bekliyor.
Öyle çok uzağa gitmeye gerek yok…
Sadece son bir yıldaki tabloya göz atmak kâfidir.
Bakınız… Geride bıraktığımız 12 ay, 60’ı aşkın çatışma ve savaşla, son 30 yılın en kanlı dönemlerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Gazze’den Ukrayna ve Rusya’ya, Miyanmar’dan Darfur’a, İran’dan Lübnan’a, 250 bin insan hayatını kaybetti.
Çok daha fazlası tarifsiz acılar yaşadı.
Yüz binlercesi doğduğu, büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kaldı.
Yalnızca Gazze’de son 3 yılda, çoğu çocuk ve kadın 74 bin kardeşimiz İsrail’in devlet terörünün kurbanı oldu.
Gazze halkı halen yıkıntıların altında sevdiklerini arıyor; eşlerinin, çocuklarının, anne-babalarının naaşlarını çıkarıyor.
İsrail’in saldırılarında ellerini-ayaklarını kaybetmiş masum yavrular, tahtadan yapılan protezlerle okullarına gitmeye, hayata tutunmaya çalışıyor.
Gazze’deki hastanelerde, yakıt sıkıntısı nedeniyle jeneratörlerin yüzde 70’inden fazlası şu anda hizmet veremiyor.
Evlatlarının ve torunlarının üzerine titreyen bir baba, bir dede olarak, bu kürsüde içim parçalanarak şunu ifade etmek zorundayım:
Gazze, bugün sadece dünyanın en büyük çocuk kabristanı değildir…
Aynı zamanda dünyada en yüksek çocuk ampute oranına sahip bölgedir.
Gazze, çağımızın en insanlık dışı, en utanç verici temerküz kampıdır.
Başkan TIRAMP’ın gayretleri ve bizim de dahil olduğumuz ülkelerin katkılarıyla varılan ateşkes sonrasında bile katledilen Gazzelilerin sayısı bin 500’ü aşmıştır.
Filistin Direniş Hareketi, barış planının ikinci aşamasına geçişi kabul ettiği halde İsrail Hükümeti, işgali durdurmaya yanaşmıyor.
Batı Şeria’da ise yerleşimci terörünün en ağır dönemi yaşanıyor.
Kudüs’te, Müslüman ve Hristiyanların kutsal mekânlara erişimi engelleniyor.
Hepimizin ortak girişimi olan UN-RU-VA yok edilmek isteniyor.
Şimdi değerli dostlarım…
Bugün kalbimle kelamım arasına yine perde koymadan bazı gerçekleri burada açık açık ifade edeceğim:
Kimse kusura bakmasın, kimse gücenmesin, alınmasın.
Bu, Tayyip Erdoğan’ın şahsi meselesi değildir…
Bu, insani bir meseledir, hepimiz için vicdani bir meseledir.
Karşımızda; öldürmeye doyamayan, soykırımcı bir zihniyet var.
Karşımızda son derece vahim bir tablo var.
Yüreğinde insanlık olan, yüreğinde merhamet, şefkat olan; insaf ve vicdan sahibi hiç kimse bu tabloya gözlerini kapatamaz.
Hepimizi sarsması gereken bu manzaranın bize anlattığı şudur:
Bundan 81 yıl önce barış ve güvenliği korumak için kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı, bu görevini icra edemez hale gelmiş; daha doğrusu getirilmiştir.
Teşkilat, kan kaybetmeye devam etmektedir.
Filistin’de, Lübnan’da, Sudan’da ve diğer kriz bölgelerinde umutlarını Birleşmiş Milletlere bağlamış olanlar, derin bir hayal kırıklığı içindedir.
Ama hatırlatmak isterim ki, bir gün herkes, insanlığın ortak vicdanına sığınmak zorunda kalacaktır.
Bugün kendimizi güven içinde, refah içinde, esenlik içinde hissedebiliriz.
Çatışma bölgelerinden, kriz bölgelerinden uzakta konfor içinde yaşayabiliriz.
Fakat yarın ne olacağını, başımıza ne geleceğini hiçbirimiz bilemeyiz.
Bunun için, uluslararası sisteme duyulan güvenin yeniden tesisine odaklanan bu yılki Genel Kurul temasını fevkalade isabetli buluyorum.
Sayın Genel Sekreterin, BM80 Girişimi dâhil, bu yönde sarf ettiği samimi çabaları destekliyoruz.
Bu reform iradesinin, müteakip Genel Sekreter döneminde de sürdürülmesini bekliyoruz.
Tabii burada şu hakikati de çok net ifade etmek istiyorum…
Eğer Birleşmiş Milletlere olan güven gerçekten artırılmak isteniyorsa, yapılması gerekenler bellidir:
Gazze’de çocuklar, güven içinde olacak.
Filistinli yavrular gökyüzüne bakınca savaş uçaklarını, İHA’ları, SİHA’ları değil; özgürce süzülen uçurtmaları görecek.
Lübnan’da çocuklar gecenin bir vaktinde bomba sesleriyle uyanmayacak.
Asyalı emekçilerin alın teri, vahşi kapitalistler tarafından sömürülmeyecek.
Afrikalı kardeşlerimiz, geleceklerine en az müreffeh ülkelerin vatandaşları kadar güvenle bakacak, umutla bakacak.
Birleşmiş Milletlere güven, ancak bu şekilde yeniden sağlanabilir.
190’dan fazla ülkenin iradesinin 5 ülkenin keyfine bağlı olduğu bir yapı, kabul edelim ki, ne âdildir, ne de güveni tam manasıyla tesis edebilir.
Güvenlik Konseyi “DÜNYA 5’TEN BÜYÜKTÜR” ilkesine göre mutlaka reforme edilmelidir.
Değerli Dostlarım…
Bir yandan hızla gelişen teknolojiye ayak uydurmamız gerekirken, diğer yandan daha âdil bir düzenin inşası gibi meşakkatli ancak ulvi bir sorumluluk taşıyoruz.
Bu noktada bazı temel prensipleri sizlerle burada paylaşmak istiyorum:
Evvela uluslararası hukukun, güçlüye farklı, zayıfa farklı uygulandığı mevcut anlayışı değiştirmek mecburiyetindeyiz.
Unutulmasın ki; yapanın yanına kâr kaldığı, dahası cezasızlığın sıradanlaştığı bir uluslararası sistem çürümeye mahkûmdur.
İkinci olarak, uluslararası iradenin krizlerin çözümünde tıkandığı her aşamada, yeni bir yol açmak için bölgesel sahiplenmeyi kullanmak durumundayız.
Türkiye olarak, bu ilkeyle hareket ettiğimiz, Karadeniz Tahıl Koridoru gibi, her konuda netice aldık; hem bölgesel hem küresel güvenliğe katkı sunduk.
Üçüncü olarak, işbirliğini ve açık diplomasiyi devletler arası münasebetlerin merkezine koyan bir anlayışı mutlaka yeniden tesis etmeliyiz.
Güvensizlik üzerine bina edilen bir siyaset anlayışının kazananı olmadığını, tarih bize acı tecrübelerle pek çok defa göstermiştir.
Dördüncü olarak, dünya genelinde gittikçe derinleşen gelir adaletsizliklerine çözüm üreten yeni bir paradigmayı beraber inşa etmeliyiz.
Biz, bunun yolunun ortak kalkınma, dayanışma ve bağlantısallıktan geçtiğine inanıyoruz.
Birbirine yollarla, ticaretle, enerji hatları ve ortak üretimle bağlanan toplumlar, eninde sonunda huzur ve istikrarda da birleşecektir.
Son olarak, insan merkezli teknoloji anlayışını hâkim kılarak, teknolojiye sahip olanlar ve olmayanlar arasında yeni duvarlar örülmesine izin vermemeliyiz.
Bilinmelidir ki; tekno-kutuplaşma ve dijital-hegemonya, ne Birleşmiş Milletler merkezli sistemin, ne de onun asli unsuru olan devletlerin hayrınadır.
Kıymetli Delegeler…
Türkiye olarak, bu ilkeleri sadece dile getirmekle kalmıyoruz.
Attığımız her adımda daha âdil ve insanî bir uluslararası sistemin arayışındayız.
Bölgesel sahiplenme anlayışıyla Pakistan ve Suudi Arabistan’la kurduğumuz Savunma İttifakı ile, hem aramızdaki dayanışmayı perçinliyor, hem de bölgemizdeki sorunlara bölge içerisinden çözümler üretmeyi amaçlıyoruz.
Körfez’de fitili ateşlenen çatışma ve savaş ortamının sona erdirilmesi için, ilgili aktörlerle yürüttüğümüz çabalarımız sürüyor.
Buradaki çatışmaları civar bölgelere yaymak gibi tehlikeli bir girişimin kimseye faydası olmadığının altını önemle çiziyorum.
Gazze’de ise bir yıl evvel ŞARM EL ŞEYH’te attığımız imzanın takipçisiyiz.
Gazze’nin yeniden inşasına vakit kaybetmeden başlamamız gerekiyor.
Bu konuda sizleri, İsrail üzerinde daha fazla baskı kurmaya çağırıyorum.
Şunu artık herkes anlasın ve kabul etsin:
FİLİSTİN DEVLETİ’Nİ BOĞMA GİRİŞİMLERİ HÜSRANA UĞRAYACAKTIR.
1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve toprak bütünlüğüne sahip Filistin Devleti’nin vücut bulacağı o güzel günleri, inşallah göreceğiz
Dostlarım…
14 yıllık zulmün ardından Suriye, 8 Aralık Devrimiyle birlikte yeni bir yola girdi.
Cumhurbaşkanı ŞARA’nın liderliğinde, Suriye’nin, her türlü iç ve dış tahrike rağmen, güvenli, huzurlu bir ülke olma hedefine doğru ilerlediğini görüyoruz.
Bu yolculuklarında kardeş Suriye halkının yanında olmaya devam edeceğiz.
Bir diğer komşumuz Irak’ta, devlet otoritesinin güçlendirilmesi ve istikrarın tahkim edilmesi çabalarına desteğimiz tamdır.
Kalkınma Yolu Projesi başta olmak üzere, bölgemizin refahını artıracak stratejik ulaştırma ve enerji projelerinde Irak’la işbirliği içinde çalışıyoruz.
Rusya-Ukrayna savaşının ise, Ukrayna’nın egemenliği ve toprak bütünlüğü sağlanarak sona ermesi samimi arzumuzdur.
Karadeniz’de seyrüsefer emniyetinin yeniden tesisi, gıda güvenliğinin temini ve savaşın daha geniş bir coğrafyaya yayılmasının önlenmesi amacıyla taraflarla temaslarımızı sürdürüyoruz.
Karadeniz’de ticari gemilere yönelik son saldırıların, kim tarafından yapılırsa yapılsın, kabul edilemez olduğunu bilhassa vurguluyorum.
Hürmüz Boğazında seyrüsefer serbestisinin korunması gerektiğine inanıyoruz.
Ege ve Doğu Akdeniz’de, mevcut meselelerin iyi komşuluk ilişkileri temelinde ve uluslararası hukuka uygun biçimde çözülmesini arzu ediyoruz.
Doğu Akdeniz Konferansı önerimiz, müşterek bir zemin oluşturulmasına katkı yapacaktır.
Bu vesileyle, Birleşmiş Milletler Genel Kurullarında yaptığım çağrıyı bugün bir kez daha tekrarlıyorum:
Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü tescil edilmeli, maruz bırakıldığı gayriinsani izolasyon artık son bulmalıdır.
Uluslararası toplumu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımaya ve bu devletle siyasi, diplomatik ve ekonomik ilişkiler tesis etmeye davet ediyorum.
Kıymetli delegeler…
Türkiye; gelişen savunma sanayisiyle, şoklara karşı dirençli ekonomisiyle çatışmaların ortasında adeta bir istikrar adası olmayı sürdürmektedir.
Ülkemiz, Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olarak, kıtanın refah ve güvenliğinin temininde önemli roller üstlenmektedir.
Temmuz ayında başarıyla ev sahipliği yaptığımız NATO Ankara Zirvesi, ortak güvenliğimize ilişkin kararlılığımızın somut bir nişanesi olmuştur.
Türkiye’nin, güvenlik mimarisinin dışında bırakıldığı bir Avrupa’nın daha güçlü, daha güvenli olması, açık söylüyorum, mümkün değildir.
Biz, Avrupa Birliği’yle geleceğimizi işte bu stratejik vizyonla şekillendiriyoruz. Aynı vizyonu Birlik’ten de bekliyoruz.
Balkanlar, bizim güçlü tarihî, kültürel ve beşerî bağlarımızın olduğu bir bölgedir.
Balkan Barış Platformunda işbirliğimizi derinleştirecek ortak adımlar atıyoruz.
Güney Kafkasya’ya bakışımız da son derece nettir:
Azerbaycan ile Ermenistan arasında kalıcı barışın tesisini temenni ediyoruz.
Sayın ALİYEV ile Sayın PAŞİNYAN’ın ortaya koydukları çözüm iradesini takdirle karşılıyor; destekliyoruz.
Ermenistan’la yürüttüğümüz normalleşme sürecini de kararlılıkla ilerletiyoruz.
Şunu da memnuniyetle ifade etmek isterim:
Türk Devletleri Teşkilatı, yıldan yıla güçlenen örnek bir bölgesel işbirliği modeli haline gelmiştir.
30 Ekim’de Ankara’da yapılacak 13’üncü Liderler Zirvesi, Teşkilatın önünde inşallah yeni kapılar, yeni ufuklar açacaktır.
Aralık ayında Libya’da düzenleyeceğimiz 4’üncü Türkiye-Afrika Ortaklık Zirvesi ise 20 yılı aşkın süredir geliştirdiğimiz kurumsal ortaklığımızın sembolüdür.
Güney Asya’da Keşmir meselesi dâhil tüm ihtilafların, Birleşmiş Milletler şartı ve ilgili kararları çerçevesinde, diyalogla ele alınması önemlidir.
Yapıcı hareket edildiği takdirde, her türlü sorunun çözümü mümkündür.
Aynı durum Afrika kıtasındaki gerilimler için de geçerlidir.
Sudan’da ateşkes ve kalıcı barış çabalarına; Somali’de güvenlik, kalkınma ve kurumsal kapasitenin güçlendirilmesi gayretlerine desteğimiz tamdır.
Libya’da istikrar ve sükunetin korunması önceliğimizdir.
Gündemdeki uzlaşı sürecinin, Libyalıların liderliği ve sahipliğinde yürütülmesi zaruridir.
Biz de, Türkiye olarak, bu sürecin başarısı için desteğimizi sürdürüyoruz.
Öte yandan, Yeniden Asya Girişimimizle, Asya-Pasifik’teki ortaklarımızla ilişkilerimizi geliştirmeye devam ediyoruz.
ASEAN’la ilişkilerimizin Diyalog Ortaklığı düzeyine yükselmesini, bu yaklaşımın somut bir neticesi olarak görüyoruz.
Aynı şekilde, Latin Amerika ve Karayip ülkeleriyle ilişkilerimizi karşılıklı saygı, ortaklık ve kazan-kazan anlayışıyla geliştiriyoruz.
Değerli Üyeler…
Hepimiz rızkımızı, yaşam kaynağımızı tabiattan alıyoruz.
Ancak dünyamız, çevre ve iklim noktasında ciddi tehditlerin eşiğinde bulunuyor.
Hava, su, toprak, bunun yanında birçok canlı iklim değişikliğinden etkileniyor.
Gelişmekte olan ülkeler ve pasifik bölgesi iklim krizini iliklerine kadar yaşarken; maalesef ihtiyaç duydukları finansmana erişimde ciddi zorluklarla karşılaşıyor.
Bu yıl Kasım ayında Antalya’da KOP 31 Zirvesine ev sahipliği yapacağız.
Zirvede özellikle iklim adaletinin öne çıkarılmasını sağlayacağız.
Avustralya’yla geliştirdiğimiz ortaklıkla, KOP31’i finansman taahhütlerinin yerine getirildiği, teknoloji transferinin hızlandırıldığı ve verilen sözlerin somut adımlara dönüştüğü bir “Uygulama KOP’u” haline getirmeyi hedefliyoruz.
Bu fırsattan istifadeyle, sizleri KOP31 Liderler Zirvesi’ne davet ediyorum.
Eşim Emine Erdoğan’ın 2017’de “Dünya Ortak Evimizdir” diyerek başlattığı Sıfır Atık Hareketi, o günden bugüne küresel bir farkındalık seferberliğine dönüştü.
Şurası bir gerçek ki; iklim kriziyle mücadelenin kuşkusuz pek çok yolu vardır.
Sıfır Atık Hareketi, tüm bu yolların birleştiği en sağlam köprüdür.
Sizlerin de desteğiyle bu köprünün daha da güçleneceğine inanıyorum.
Burada şu gerçeği de dikkatinize getiriyorum:
İklim değişikliği kadar büyük bir başka tehlike, tüketim hırsıyla israf kültürünün yaygınlaşmasıdır.
Dünyada her yıl; 5,8 trilyon tabak yemek çöpe gitmekte, yani 2 milyar tonun üzerinde gıda israf edilmektedir.
Bir tarafta tonlarca yemeğin çöpe atıldığı, diğer tarafta yüz milyonlarca insanın çöpten yemek topladığı bir dünyada, adaletten bahsedilemez.
Türkiye olarak, gerek israfın önlenmesi çalışmalarına, gerekse küresel gıda güvenliğinin sağlanmasına her türlü katkıyı yapmaya hazırız.
Bu anlayışla, Doktor Mehmet Mehdi EKER’i, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Teşkilatı Genel Direktörlüğü’ne aday gösterdik.
Desteklerinizi esirgemeyeceğinize inanıyorum.
Şunun da bilinmesinde fayda vardır:
Dünyamız hızla değişirken, insanlık da eş zamanlı olarak yeni sosyal tehditlerle yüzleşmeye başlamıştır.
Batıda veba gibi yayılan İslam düşmanlığı, bunların en başında geliyor.
Bilhassa Müslüman kadınlar ve kız çocukları son yıllarda ayrımcılığa daha fazla maruz kalıyor.
Kimi ülkelerin okullarda uygulamaya koyduğu başörtüsü yasaklarını, kadınların en temel haklarına yapılmış bir saldırı olarak görüyoruz.
Artan yabancı karşıtlığı, kültürel ırkçılık ve antisemitizm de kararlılıkla mücadele edilmesi gereken zehirli akımlardır.
Küresel cinsiyetsizleştirme politikaları, aile kurumuyla birlikte masum çocukları da hedef alan bir kuşatmaya dönüşmüştür.
Bu kuşatmayı, ancak kadın ve erkekten oluşan aileyi koruyarak kırabiliriz.
Türkiye, lobilerin saldırılarına rağmen aile ve çocukların korunmasında inisiyatif almaya devam edecektir.
Toplumsal barışı dinamitleyen bir diğer tehdit, sosyal medyada yaygınlaşan dezenformasyon faaliyetleridir.
Hakikati savunmak, bugün daha önce hiç olmadığı kadar önemli hale gelmiştir.
Aynı tehlikeyle kontrolü giderek zorlaşan yapay zekâda da karşılaşıyoruz.
Yapay zekâ için uluslararası ortak bir hukuki çerçeve oluşturulmasının vakti çoktan gelmiştir.
Birleşmiş Milletler Uluslararası Yapay Zekâ Sözleşmesi’nin hazırlanması ve yürürlüğe konulması için yürütülen çalışmalara hız verilmesi mühimdir.
Değerli delegeler, çok kıymetli dostlarım…
Bugün burada açık yüreklilikle dile getirdiğim gerçekler elbette birilerini rahatsız edecek, konforlarını bozacak, yalanlarının maskesini indirecektir.
Bunların, sesimizi kısmak için her türlü algı operasyonuna baş vuracaklarını da çok iyi biliyorum.
Merhum bir şairimizin ifadeleriyle*:
“ONLAR SANIYORLAR Kİ,
BİZ SUSSAK MESELE KALMAYACAK
HALBUKİ BİZ SUSSAK, TARİH SUSMAYACAK.
TARİH SUSSA, HAKİKAT SUSMAYACAK.
ONLAR SANIYORLAR Kİ,
BİZDEN KURTULSALAR MESELE KALMAYACAK.
HALBUKİ BİZDEN KURTULSALAR,
VİCDAN AZABINDAN KURTULAMAYACAKLAR.
VİCDAN AZABINDAN KURTULSALAR,
TARİHİN AZABINDAN KURTULAMAYACAKLAR.
TARİHİN AZABINDAN KURTULSALAR,
ALLAH’IN GAZABINDAN KURTULAMAYACAKLAR.”
Tayyip Erdoğan olarak; vicdanıyla, tarihiyle, merhametiyle büyük bir milletin Cumhurbaşkanı olarak, Rabbim ömür verdikçe, bu kürsüden mazlumların, mağdurların, kimsesizlerin hakkını savunmaya, onların da sesi olmaya, onlar için de konuşmaya, mücadele vermeye inşallah devam edeceğim.
Biz, gerekirse sıkıntı çekeriz, gerekirse bedel öderiz; ama haksızlık karşısında susmayız, zulme asla rıza göstermeyiz.
Dünyanın gidişatına baktığımızda önümüzde iki yol olduğu görülecektir:
Ya korkuyla, çatışmayla ve içe kapanmayla belirsizliği daha da büyüteceğiz…
Ya da adaletle, dayanışmayla ve ortak iradeyle geleceği beraber inşa edeceğiz.
Şüphesiz karanlığa yumruk sallamak kolaydır.
Zor olan, o karanlığı aydınlatacak bir mum yakabilmektir.
Türkiye ikinci yolu seçmiştir ve bu yolda inşallah sabırla yürüyecektir.
Rabbim yolumuzu açık etsin, yar ve yardımcımız olsun, diyorum.
Bu salonda ve dünyanın dört bir yanında bizleri dinleyen dostlarımızı bu ortak gelecek vizyonuna sahip çıkmaya davet ediyorum.
Tekrar görüşmek dileğiyle, hepinizi bir kez daha saygıyla selamlıyorum.
Kalın sağlıcakla…




