Doğu Akdeniz'de Hukuki İhlaller ve Stratejik Kuşatma : Fransa- GKRY Savunma Paktı
31.07.2026 - Cuma 12:00
8 Haziran 2026 tarihinde Fransa ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında imzalanan Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması (SOFA) ve beraberindeki savunma işbirliği paketleri, Doğu Akdeniz'in jeopolitik dengelerini değiştiren stratejik bir hamle olarak öne çıkmaktadır. Bu kapsamlı işbirliği; askeri konuşlanma, teknoloji paylaşımı ve finansal boyutuyla çok katmanlı bir analiz gerektirmektedir.
İşbirliğinin en somut ayağını, AB'nin SAFE (Security Action for Europe) güvenlik fonu kapsamında hazırlanan yaklaşık 800 milyon euroluk savunma sanayi paketi oluşturmaktadır. 2026-2030 dönemini kapsayan bu süreçte GKRY'nin 1,181 milyar euroya kadar borçlanma imkanı bulunmakta ve bu kaynağın büyük kısmının Fransız ortaklı programlara aktarılması planlanmaktadır. Paket içerisinde mühimmat, kamikaze İHA'lar, zırhlı araçlar, kıyı savunma radarları, elektronik harp sistemleri ve mayın temizleme teknolojilerini içermektedir.
Anlaşma, Fransız firkateynlerine, uçak gemilerine ve savaş uçaklarına Kıbrıs'ta kalıcı konuşlanma hakkı tanımaktadır. Özellikle Mari'deki liman altyapısının ve Baf'taki hava üssünün bu operasyonlar için geliştirilmesi öngörülmektedir.
Fransa'nın Kıbrıs'a yönelik bu yoğun ilgisinin arkasında hem bölgesel hem de küresel hedefler yatmaktadır. Bu amaçlardan bazılarını ele alacak olursak başta Paris'in Mali, Nijer ve Burkina Faso gibi Afrika ülkelerinden "kapı dışarı edilmesi" neticesinde kaybettiği nüfuz alanını ve Doğu Akdeniz'de stratejik bir üs edinerek telafi etmeye çalıştığı değerlendirilmektedir.
Fransa, AB'nin "stratejik özerklik" hedefini sahada uygulamak için Kıbrıs'ı bir merkez olarak konumlandırmakta, bölgedeki kriz yönetimi ve insani yardım operasyonlarında liderlik rolü üstlenmeyi hedeflemektedir.
Doğu Akdeniz'deki enerji kaynakları üzerindeki hak iddiaları ve Türkiye'yi bölgede çevreleme stratejisi, Paris'in GKRY ile olan ittifakını derinleştirmesinin temel nedenlerindendir.
Ankara, bu gelişmeleri bölgedeki hassas dengeleri bozmaya yönelik bir "provokasyon" olarak görmekte ve sert bir retorik dil kullanmaktadır. Milli Savunma Bakanlığı (MSB), Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kıbrıs Türklerinin güvenliğini tehdit eden durumlara karşı "en sert cevabı verme güç ve kararlılığında" olduğunu açıklamıştır. Herhangi bir askeri ittifakın Türkiye'ye karşı başarı şansı olmadığı belirtilmiştir.
Türkiye, KKTC ile imzaladığı 20,7 milyar TL'lik Ekonomik ve Mali İşbirliği Anlaşması'nın yarısını savunmaya ayırarak adadaki askeri varlığını güçlendirmektedir. Ayrıca TAYFUN füzeleri, KAAN savaş uçağı ve Çelik Kubbe gibi yerli sistemlerle asimetrik tehditlere karşı caydırıcılığını artırmaktadır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın tepkilerinde başlangıçta Fransa'nın ismini doğrudan vermemesinin, Paris ile yürütülen SAMP/T hava savunma sistemi müzakereleri ve yaklaşan NATO Zirvesi gibi diplomatik dengelerle ilgili olabileceği ifade edilmektedir.
Bu ittifak, Yunanistan'ın Ege'deki silahlanma faaliyetleri ve adaları gayriaskeri statüye rağmen silahlandırmasıyla paralel bir seyir izlemektedir. İsrail, ABD ve Fransa desteğini arkasına alan bu yapının, Türkiye'yi Doğu Akdeniz'de açık denizlere kapatma ve stratejik bir kuşatma altına alma riski taşıdığı analiz edilmektedir. Bu durum, bölgedeki güven eksikliğini derinleştirmekte ve olası bir sıcak çatışma riskini canlı tutmaktadır.
Fransa ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında imzalanan savunma işbirliği ve Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması (SOFA), hem uluslararası hukuk hem de bölgesel jeopolitik strateji açısından derin kırılma noktaları içermektedir. Anlaşmanın hukuki zemini, Türkiye ve KKTC tarafından temel uluslararası anlaşmaların ihlali olarak değerlendirilmektedir.
1959 Zürih ve Londra ile 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmaları, Kıbrıs'taki yabancı askeri varlığını kesin sınırlarla belirlemiştir. Garanti Antlaşması müdahale yetkisini münhasıran Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’a tanırken; İttifak Antlaşması adada sadece 650 Türk ve 950 Yunan askerinin bulunmasına izin vermekte, diğer yabancı güçlerin konuşlanmasını yasaklamaktadır.
Hukuki düzenlemelere göre adada askeri üs bulundurma hakkı sadece Birleşik Krallık'a aittir. Fransa'nın Mari veya Baf gibi bölgelerde kalıcı askeri altyapı elde etmesi bu statünün ihlali olarak görülmektedir.
Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nın 50. maddesi, Türk tarafına savunma ve dış politika kararlarında kesin veto yetkisi tanımıştır. Türkiye, GKRY'nin Kıbrıs Türk halkının onayını almadan yaptığı bu anlaşmanın "yok hükmünde" olduğunu, çünkü GKRY'nin adanın tamamını temsil etme yetkisine sahip olmadığını vurgulamaktadır.
GKRY, bu tür adımları 1963 sonrası anayasal çöküşe dayanan "devletin zarureti" doktriniyle savunsa da; Ankara bu durumu hukuki bir boşluk değil, bilinçli bir ihlal olarak tanımlamaktadır. Stratejik açıdan incelendiğinde bu hamle, Fransa'nın küresel rol değişimi ve Doğu Akdeniz'deki yeni güç dengeleri ile ilgili olduğu düşünülmektedir.
Paris, son dönemde Mali, Nijer ve Burkina Faso gibi Afrika ülkelerinden çekilmek zorunda kalarak ciddi bir nüfuz kaybı yaşamıştır. Doğu Akdeniz, Fransa için bu kaybı telafi edecek stratejik bir alan ve Orta Doğu krizlerine (Gazze, İran-İsrail gerilimi) erişim noktası sunmaktadır.
Fransa, Kıbrıs'ı AB'nin "stratejik özerklik" hedeflerinin uygulama sahası olarak kullanmakta ve AB savunma politikasında liderliğini pekiştirmeyi amaçlamaktadır. İşbirliği sadece asker konuşlandırmayı değil; 800 milyon euroluk SAFE paketi kapsamında mühimmat, kamikaze İHA'lar, radar ve elektronik harp sistemleri gibi ileri teknolojilerin paylaşımını ve ortak üretimi de kapsamaktadır. Bu pakt, Yunanistan'ın adalardaki silahlanma faaliyetleri ve 12 mil iddiasıyla birleştiğinde Türkiye'yi açık denizlere kapatma ve stratejik bir kuşatma altına alma girişimi olarak yorumlanmaktadır.
Ankara, bu gelişmelere karşı çok boyutlu bir caydırıcılık politikası izlemektedir. Fransa'nın milyarlarca euroluk savunma kalkanlarına karşı Türkiye; TAYFUN balistik füzeleri, Bayraktar TB3, KAAN ve "Çelik Kubbe" gibi yerli sistemlerle kendi savunma hattını tahkim etmektedir. Bütün bu süreçlerle Türkiye, savunma hattını sadece kendi hudutlarında değil; KKTC, Şam ve Beyrut'u da kapsayan bir "güvenlik yayı" olarak konumlandırmaktadır.
Bu anlaşma, bölgedeki güven eksikliğini derinleştirerek Kıbrıs sorununu çözümsüzlüğe itmekte ve Doğu Akdeniz'i askeri bir rekabet alanına dönüştürmektedir.
İmran Gülmez




