Yeni Jeopolitik Denklem: Mekke Anlaşması, Mısır ve Akdeniz
14.08.2026 - Cuma 10:26
Jeopolitik…
Her an değişebilecek, diplomasi ile coğrafyanın nefes aldığı canlı bir organizma gibi...
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması bunun en taze örneklerinden.
Öncelikle şunu bilmek gerekir: Küresel güçlerin çatısı altına sığınma devri bitiyor. Çünkü jeopolitiğin soyut bir kanunu vardır: Kurulan hiçbir yeni denge, coğrafyanın anahtarlarını elinde tutan önemli aktörleri dışarıda bırakarak hayatta kalamaz.
Mekke'de atılan imzaların mürekkebi kurumadan, asıl büyük hamlenin ihtimalleri ise Ankara'dan duyuldu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın, Mısır'ın önümüzdeki dönemde bu ittifaka katılacağına inandığını belirtmesi ve hemen ardından Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın "Mısır neden olmasın?" çıkışı, o büyük bölgesel yapbozun en kritik parçasını işaret ediyordu.
Peki neden Mısır?
Çoğu analist Mısır’ı "Ortadoğu’nun bittiği yer" sanma hatasına düşer; oysa stratejik lügatte Mısır, Afrika’nın başladığı yerdir. Mısır salt bir devlet değil; kıtaları birbirine bağlayan önemli bir coğrafyadır. Mısır demek; küresel ticaretin şahdamarı Süveyş Kanalı, Kızıldeniz'in kuzeyini kilitleyen güç, Afrika'nın kalbine inen bir bölge ve devasa bir Arap ordusu demektir.
Bunun çok önemli bir anlamı daha vardır: Doğu Akdeniz'in sularında Türkiye’nin Karadeniz’den başlattığı güvenlik mimarisi, Kahire’nin katılımıyla Kuzey Afrika kıyılarına çelik bir halatla bağlanabilir… Düne kadar birbirini çevreleyen Ankara ve Kahire’nin aynı safta buluşması, Ada'nın etrafındaki suları küresel fırtınalara karşı bölgesel bir dalgakırana dönüştürebilir…
Elbette diplomaside hiçbir yapı durduk yere doğmaz; bir katalizöre ihtiyaç duyar. İsrail’in son dönemde çatışma alanını genişleterek Katar gibi bölge ülkelerini doğrudan hedef alması, Ortadoğu'daki kırılmayı büyük bir hıza ulaştırdı. Bu agresif tutum, bölge başkentlerindeki "kendi başının çaresine bakma" refleksini tetikleyerek Mekke İttifakı'nın hızla hayata geçmesini sağlayan en büyük itici güçlerden biri olduğunu da söyleyebiliriz.
Şimdi… Pasifik'te Çin'i çevrelemek için kurulan AUKUS (ABD-İngiltere-Avustralya) paktı veya Ortadoğu'ya dayatılan İbrahim Anlaşmaları ile Mekke Sözleşmesi'ni yan yana koyun… Aradaki devasa fark şudur: Diğerleri, dışarıdan bir hegemonun ittirmesiyle kurulan "ithal" kalkanlardır. Mekke Sözleşmesi ise bölge ülkelerinin kendi öz sıkletleriyle, içeriden dışarıya doğru ördükleri "organik" bir duvardır.
Fakat şu gerçeği de atlamamak gerekir: Washington, Paris ve Moskova'nın inisiyatifin yerel güçlere geçmesini sessizce izlemesi beklenemez. Küresel aktörlerin önümüzdeki dönemde, Doğu Akdeniz ve Afrika'da Yunanistan veya İsrail üzerinden yeni "karşı-çevreleme" stratejileri geliştirmesi, rasyonel politikanın kaçınılmaz bir sonucu olacaktır.
İşin bir de şu boyutu var: Siyaset biliminde ittifaklar salt düşmana karşı değil, ortak travmaları iyileştirmek için de kurulur. Suud sermayesi, Pakistan nükleer caydırıcılığı ve Türk askeri zekası Asya'nın kalbinde devasa bir blok yaratıyor. Ancak deniz gücü teorisyeni Mahan’ın o meşhur uyarısını unutmamalıyız: Sadece karaya sıkışan her ittifak eninde sonunda boğulur.
İşte Mısır, bu devasa paktın denizlere açılan nefes borusudur. Bu katılım; anlaşmanın etki alanını Somali ve Sudan hattı üzerinden tüm kıtaya yayarak, Afrika'yı emperyal vekalet savaşlarının satranç tahtası olmaktan çıkarıp, bölgenin kendi kurallarını yazdığı bir merkeze dönüştürebilir.
Son olarak bizler ise, diplomaside küresel fay hatları çatlamaya başlarken Kıbrıs'ın tam karşısında örülen bu mimariyi doğru okumalıyız. Mısır o ittifaka katıldığında, Akdeniz ve Afrika'nın kapıları dış vesayete kapanmaya başlayacak.
NAZLICAN BOLAHENK




