SAYIN HASGÜLER’E KIBRIS ÜZERİNDEN DOSTANE BİR CEVAP!

11.08.2026 - Salı 14:15

Haberi Paylaş:

Mesele Kıbrıs Türküne Yukarıdan Bakmak Değil, Kıbrıs Türkünün Devletine ve Geleceğine Sahip Çıkmaktır 

Prof. Dr. Mehmet Hasgüler’in şahsıma yönelik değerlendirmelerini dikkatle okudum. 

Sayın Hasgüler’in Kıbrıs konusunda uzun yıllardır çalışan bir akademisyen olarak görüşlerine elbette saygı duyuyorum. Kendisinin Kıbrıs Türk halkının siyasi iradesine saygı gösterilmesi gerektiği yönündeki hassasiyetini de anlıyor ve bu hassasiyetin esasına katılıyorum. 

Ancak bazı değerlendirmelerine katılmam mümkün değildir. 

Çünkü benim Kıbrıs konusunda yaptığım uyarıların hiçbirinde Kıbrıs Türk halkını küçümsemek, ona “yukarıdan bakmak” veya siyasi iradesine “ayar vermek” gibi bir düşünce yoktur. 

Tam tersine benim bütün kaygım şudur: 

Kıbrıs Türk halkının devleti, egemenliği, güvenliği, mülkiyet hakları ve geleceği korunabilecek midir? 

Tartışmamız gereken esas mesele budur. 

KIBRIS TÜRK HALKININ İRADESİNE SAYGI DUYMAK, SEÇİLMİŞ YÖNETİCİLERİ ELEŞTİRMEMEK DEMEK DEĞİLDİR 

Sayın Hasgüler, Sayın Tufan Erhürman’ın yüzde 62 oyla seçildiğini hatırlatıyor ve seçilmiş Cumhurbaşkanına “ayar verilemeyeceğini” söylüyor. 

Elbette verilemez. 

Fakat demokratik meşruiyet, eleştirilemezlik anlamına da gelmez. 

Demokrasinin en temel prensiplerinden biri budur. 

Bir Cumhurbaşkanının yüksek oy oranıyla seçilmiş olması, uyguladığı dış politikanın, müzakere stratejisinin veya devletin egemenlik sembollerine ilişkin tutumunun akademisyenler, hukukçular, askerler, diplomatlar veya vatandaşlar tarafından sorgulanamayacağı anlamına gelmez. 

Aksine demokratik toplumlarda seçilmiş yöneticiler en fazla denetime ve eleştiriye açık olması gereken kişilerdir. 

Ben Sayın Erhürman’a son derece basit bir soru soruyorum: 

Sizin için Kıbrıs sorunu nedir? 

Ve ikinci soruyu soruyorum: 

Sizce Rum tarafı için Kıbrıs sorunu nedir? 

Bu sorular bir Cumhurbaşkanına “ayar vermek” değildir. 

Bunlar devlet politikasıyla ilgili meşru sorulardır. 

Çünkü çözümden söz edebilmek için önce sorunun ne olduğunu tanımlamak gerekir. 

Uluslararası ilişkilerde buna “problem definition”, yani sorun tanımlaması denir. 

Tarafların sorun tanımları birbirinden tamamen farklıysa, çözüm modellerinin de neden farklılaştığını anlamadan sağlıklı bir müzakere yürütülemez. 

TARİH BİZE NEDEN GÜVENLİĞİ KONUŞMAMIZ GEREKTİĞİNİ ANLATIYOR 

Kıbrıs meselesini yalnızca bugünün siyasi atmosferi içerisinde değerlendiremeyiz. 

Kıbrıs Türk halkı 1963-1974 döneminde çok ağır güvenlik sorunları yaşamıştır. 

1960 ortaklık Cumhuriyeti’nin Kıbrıslı Türk ortakları devlet kurumlarından dışlanmış, toplumlararası çatışmalar yaşanmış, Türk nüfusu uzun yıllar boyunca ciddi güvenlik tehdidi altında yaşamıştır. 

1974’ten sonra ortaya çıkan fiili durumun temelinde de bu tarih vardır. 

Dolayısıyla bugün Kıbrıs Türk halkının güvenliğinden, Türkiye’nin garantörlüğünden veya Türk askerinin varlığından söz etmek “korku üretmek” değildir. 

Tarihsel tecrübeden hareket ederek risk değerlendirmesi yapmaktır. 

Uluslararası ilişkiler literatüründe güvenlik politikaları zaten yalnızca mevcut tehdide göre değil, tehdit kapasitesi, niyet, tarihsel tecrübe ve değişen bölgesel güç dengeleri birlikte değerlendirilerek oluşturulur. 

Üstelik bugün Kıbrıs’ın çevresindeki güvenlik ortamı 20 yıl öncesinden çok daha karmaşıktır. 

İsrail-Rum-Yunanistan savunma ilişkileri derinleşiyor. 

ABD’nin ve Fransa’nın adadaki stratejik görünürlüğü artıyor. 

Doğu Akdeniz enerji, deniz yetki alanları ve askeri güç rekabetinin merkezi haline geliyor. 

Nitekim Sayın Hasgüler’in kendisi de daha birkaç ay önce Kıbrıs’ın giderek İsrail etkisine girdiğine ve adadaki yeni askeri yapılanmaların mevcut statüyü aşındırdığına dikkat çekmiştir. 

Dolayısıyla Kıbrıs’ın güvenlik boyutunu konuşmak neden Kıbrıs Türküne yukarıdan bakmak olsun? 

Tam tersine, güvenliği konuşmamak akademik olarak eksik bir Kıbrıs analizi olur. 

“İÇ KARIŞIKLIK” BİR TEMENNİ DEĞİL, RİSK UYARISIDIR 

Sayın Hasgüler, “Kıbrıs’ta iç karışıklık çıkacak” şeklindeki sözlerimin üniversitelere, emlak sektörüne ve ekonomiye zarar verebileceğini söylüyor. 

Burada niyet ile risk analizini birbirinden ayırmak gerekir. 

Bir güvenlik riskine dikkat çekmek, o riskin gerçekleşmesini istemek değildir. 

Bir deprem bilimcinin fay hattına dikkat çekmesi deprem istemesi olmadığı gibi, bir güvenlik uzmanının toplumsal ve siyasi kırılganlıklara dikkat çekmesi de iç karışıklık istemesi değildir. 

Bilimsel yaklaşım riskleri saklamak değil, ortaya koymaktır. 

Asıl soru şudur: 

Böyle bir risk var mı, yok mu? 

Varsa bunu söylememek mi gerekir? 

Üniversiteler zarar görmesin diye güvenlik risklerini konuşmayacak mıyız? 

Emlak fiyatları düşmesin diye KKTC’nin mülkiyet sistemine yönelen hukuki saldırıları görmezden mi geleceğiz? 

Turizm etkilenmesin diye Rum tarafının Avrupa Tutuklama Emirlerini konuşmayacak mıyız? 

Ekonomik kaygılar elbette önemlidir. 

Fakat devlet güvenliği ile ekonomik algı yönetimi aynı şey değildir. 

ASIL MÜLKİYET MESELESİNİ KONUŞMALIYIZ 

Bugün KKTC’de çok daha somut bir gelişme yaşanıyor. 

Rum yönetimi, KKTC’deki taşınmaz işlemleri üzerinden tutuklama ve yargılama süreçleri yürütüyor. 

Burada benim sorduğum soru çok basittir: 

KKTC’de devletin kanunlarına göre edinilmiş, devletin Tapu Dairesi tarafından verilmiş tapuların ve koçanların arkasında KKTC devleti duracak mıdır? 

Bu soru neden Kıbrıs Türkünü küçümsemek olsun? 

Tam tersine bu soru KKTC’nin hukuk düzenini savunmaktır. 

Devlet tapu vermiştir. 

Vatandaş devletine güvenmiştir. 

İnsanlar ev almış, yatırım yapmış, işletme kurmuş, hayatlarını buna göre düzenlemiştir. 

Şimdi Rum yönetimi bu işlemleri kendi hukukuna göre suç sayıp Avrupa mekanizmalarını devreye sokuyorsa burada yalnızca emlak sektörünü değil, KKTC’nin hukuk düzenini konuşmak zorundayız. 

Çünkü bir devletin tapusunu sistematik biçimde geçersiz saymak, nihayetinde o devletin hukuk düzeninin meşruiyetini tartışmaya açmaktır. 

TÜRKİYE KIBRIS’TA “DIŞARIDAN BİR ÜLKE” DEĞİLDİR 

Sayın Hasgüler’in yaklaşımında üzerinde durulması gereken bir başka husus da budur. 

Türkiye ile KKTC arasındaki ilişki herhangi iki devlet arasındaki sıradan siyasi ilişki değildir. 

Türkiye, 1960 Garanti Antlaşması’nın üç garantör devletinden biridir. 

Kıbrıs meselesinin tarihsel ve hukuki tarafıdır. 

Doğu Akdeniz’deki güvenlik dengelerinin doğrudan aktörüdür. 

Dolayısıyla Türkiye’den bir akademisyenin, emekli bir askerin, diplomatın veya vatandaşın Kıbrıs konusunda görüş açıklaması “Kıbrıs Türklerinin yerine konuşmak” değildir. 

Kıbrıs’ın geleceği Türkiye’nin güvenliğini, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını ve bölgesel güç dengesini doğrudan etkilemektedir. 

Bu nedenle Türkiye’nin Kıbrıs hakkında konuşması bir “ağalık” veya “paşalık” meselesi değildir. 

Jeopolitik, tarih ve uluslararası hukuk meselesidir. 

BİZ KIBRIS TÜRKÜNÜN YERİNE DEĞİL, YANINDA KONUŞUYORUZ 

Sayın Hasgüler’in şu cümlesine ise katılıyorum: 

“Bir toplumun yanında olmak, onun yerine konuşmak değildir.” 

Doğrudur. 

Ben de zaten Kıbrıs Türk halkının yerine konuştuğumu iddia etmiyorum. 

Ama Türkiye’nin haklarını, güvenliğini ve Kıbrıs Türk halkıyla tarihsel bağını ilgilendiren konularda susmayı da doğru bulmuyorum. 

Kıbrıs Türk halkına saygı göstermek ile KKTC yöneticilerinin politikalarını eleştirmek birbirine zıt değildir. 

Tam tersine gerçek saygı, Kıbrıs Türk toplumunu eleştiriden muaf, kırılgan bir topluluk gibi görmek değil; kendi devleti, demokratik kurumları ve siyasi tartışmaları bulunan olgun bir toplum olarak muhatap almaktır. 

Benim söylediğim tam olarak budur. 

Kıbrıs Türk halkına yukarıdan bakmıyorum. 

Kıbrıs Türk halkının devletinin aşağıya çekilmesine itiraz ediyorum. 

KKTC’nin bayrağının görünmez hale gelmesine itiraz ediyorum. 

KKTC’nin tapusunun değersizleştirilmesine itiraz ediyorum. 

KKTC’nin hukukunun yok sayılmasına itiraz ediyorum. 

Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin belirsiz formüllere bırakılmasına itiraz ediyorum. 

Ve bunları söylemeye de devam edeceğim. 

Sayın Hasgüler ile yöntem ve çözüm modeli konusunda farklı düşünebiliriz. 

Bu son derece doğaldır. 

Akademik tartışmanın değeri de zaten buradadır. 

Ancak tartışmayı “kim kime yukarıdan bakıyor?” düzeyinde değil, daha temel bir soruda yürütelim: 

Kurulmak istenen yeni Kıbrıs düzeni, Kıbrıs Türk halkının egemenliğini, güvenliğini, mülkiyetini ve siyasi varlığını bugün sahip olduğundan daha güçlü mü kılacaktır, daha zayıf mı? 

Bence bütün tartışmanın bilimsel, tarihi ve stratejik mihenk taşı bu olmalıdır. 

Çünkü mesele kimin daha yüksek sesle konuştuğu değildir. 

Mesele, Kıbrıs Türkünün yarın kendi toprağında hangi statüyle yaşayacağıdır. 

YORUM YAZ

Vakit Kıbrıs Mobil Uygulama

Vakit Kıbrıs
Kare Hareketli Banner
Reklam Verebilirsiniz